Hareket üzerine düşünceler

1. Göreceli Hareket

    Bir referans noktası kabul etmeden cisimlerin hareketi üzerine konuşmamız mümkün değildir. Saatte 50 km hızla giden bir araba, yere göre bu hızda ilerliyordur. Bu aracın (öneğin Güneş’e göre) hareket hızı çok farklıdır. Dolayısıyla tüm hareketler bağıldır. Ancak bir cismin hızlanması için ivmelenmesi şarttır. Araba, saatte 50 km hıza ulaşabilmek için belli bir süre kuvvet desteğine ihtiyaç duyar. Hareket ortamı -kaçınılmaz olarak- sürtünmeli olduğundan, bu 50 km\sa hızda sabit kalabilmek için sürekli bir kuvvete de ihtiyaç duyar. Daha sonra tekrar durabilmek için üzerinde depoladığı kinetik enerjiyi sürtünme yoluyla yere aktarır ve negatif ivme ile durur. Şimdi tüm bu hareketi biraz saçmalayarak örneklendirelim.

    Arabayı bir kutu olarak düşünelim. Hareket enerjisi, kutunun içine dolduracağımız özdeş toplar olsun. Aracın yaptığı hız da kutunun, basküle uyguladığı ağırlık olsun. Boş kutu, yere koyduğumuz baskülün üzerinde darası sıfırlanmış şekilde duruyor. İçine 3 tane top koyuyoruz. Ama bu topları ister istemez tek tek koyuyoruz. Hepsini aynı anda koymaya çalışsak da toplar, kutu yüzeyine tek tek dokunuyor. İçine düşen her bir top ile ağırlaşmaya başlayan kutu, baskülde bir etki oluşturuyor. Örneğimize göre, bu baskülde görünen sabit değer, aracın sabit hızda yol almasına denk geliyor. Bir süre toplar ile dolu olan kutuyu yavaş yavaş boşaltıyoruz. Yani topları tek tek alıyoruz. Şimdi araba duruyor -yere göre-.

    Bu saçma örneği neden verdim? Cisimleri hareket ettirmek için bir kuvvet uygulayarak (içine top doldurarak) ivmelendirmemiz gerekir. Bu durumda eğer ortam sürtünmesiz ise cisim ivmelendikten sonra sabit hızla hareketine devam eder. Burada içinde toplar duruyor. Cismin hareketini bitirip durması için içindeki enerjiyi (topları) boşaltması gerekir. Arabanın yere sürtünmesi veya bir meteorun bir gezegene çarpması gibi bir etki ile üzerindeki enerjiyi başka bir cisme aktarması gerekir. Burada da cismin enerjisini boşaltma süresi negatif ivmedir.

    Özel Görelilik’te cisimlerin bağıl hızlarına göre hesap yaparız. Özel görelilik, sabit hızda yol alan cisimler için geçerlidir. Aslında ivmelerine göre de aynı hesabı yapabiliriz. Bağıl hızları kullanmak yerine ivmelerini kullanarak. Bu da bizi Genel Görelilik’e çıkarır. Bu iki kuramın neden ayrı ayrı düşünüldüğünü hiç anlamadım. Aslında her ikisi de aynı şey.

    Genel Görelilik de ivmeli hareketleri inceler. Ancak buna ilaveten kütle çekimini de kapsar. Kütle çekimini de kapsamasının tek sebebi ise kütle çekiminin biriminin ivme olmasıdır (Km\Sa^2). Bu durumda her iki kuram da sadece ivmeyi hesaplamaya yarar. (Kuramları küçümsediğimden değil. Bu hesaplamalarda gördüğüm gereksiz karmaşadan kurtulmak için anlatıyorum.)

2.  Kütle Çekimi

    Kütle çekimi dediğimiz Dünya’da yer çekimi. Kütle çekimi biriminin ivme olduğunu söyledik. Peki neden? Genel Göreliliğin bir sonucu bu. Klasik asansör düşünce deneyinin sonucu. Deneyi anlatmayacağım; araştırın öğrenin. Düşen asansörün içindeki astronot kıyafeti giymiş bir adamı, uzayda olduğuna ikna edebilirsiniz. Yapabileceğiniz her türlü deney, her iki ortamda da aynı sonucu verecektir. E o zaman yer çekimini nedir? Varlığı yokluğu bir. Astronot, hareketini asansöre göre gözlemliyor. Yer çekimi, her nesneye kütlesi ile orantılı bir kuvvet uyguluyor. Bu yüzden 250 kg asansör ve 75 kg astronot aynı ivme ile yere düşüyor. Dolayısıyla aynı hızda. Dünya, her cisme eşit değil; adaletli bir kuvvet uyguluyor.

    Bu kütle çekiminin etkilerini yıllar önce Newton’un formülleriyle, şimdilerde ise Einstein’ın formülleriyle çok hassas sonuçlarla hesaplayabiliyoruz. Yani nasıl etki ettiklerini ve nasıl etki edeceklerini hesaplayabiliyoruz. Ancak bu etkinin kaynağını bilmiyoruz. Bilimin son bulgu ve tahminlerine göre Graviton adını verdiğimiz atom altı parçacıklar kütle çekiminin kaynağı. Henüz kesinleşmiş değil.

Newton, her ne kadar doğru sonuçlar veren çekim formülleri üretmiş olsa da bu çekimin kaynağını gösterememiştir. Einstein bu formülleri geliştirerek zamanı da dahiş etmiş olmasına rağmen kütle çekiminin sebebini, tatmin edici bir sonuca bağlayamamıştır. Şimdi kütlelerin birbirini ne kadar çekeceğini hesaplayıp doğru sonuçlara ulaşabiliyoruz. Ancak sebebini doğrulayamıyoruz.

Genel Görelilik’in bize söylediği şey (öngörü), kütlelerin uzay-zamanı bükmesidir. Gerilmiş bir çarşafın ortasında duran ekmeğe doğru yuvarlanan topların örneğini bildiğinizi varsayıyorum. Nesneler, uzayı çarşaf gibi bükerek birbirini çekmektedir. Günümüzde kabul gören en mantıklı açıklama budur.

Benim farklı bir hipotezim var. Aslında kütle çekimi kuvveti diye bir şeyin hiç var olmadığını iddia ediyorum. Böyle söyleyince gayet mantıksız göründüğünün farkındayım. Yer çekiminin olmadığını iddia ediyorum ve ‘öyleyse bu kalem nasıl yere düşüyor?’ diyorsunuz. Kütle çekimini bir kenara bırakıp hayal edin. Gördüğünüz ve göremediğiniz tüm nesnelerin, yıldızların, gezegenlerin, insanların, atomların, atom altı parçacıkların aynı ivme ile sürekli olarak büyüdüğünü, genleştiğini hayal edin. Bunun gerçek olmadığını kanıtlamak oldukça zor olurdu. Çünkü bunu ölçmek için kullanacağınız her cetvel de aynı ivme ile büyüyeceğinden sanki olduğu gibi duruyormuş gibi görünür. Kütle çekiminin olmadığı bir evrende bu hareketi analiz edelim. Dünya olduğu yerde duruyor, bir meteor da olduğu yerde duruyor. O an için bu iki nesne birbirine göre hareketsiz. Ve o andan itibaren zaman işlemeye devam ediyor ve büyüme başlıyor. Her atom aynı ivme ile (sabit hızda değil) genleşmeye başlıyor. Duran bu iki cisim ivmeli bir hız ile uzayda sabit koordinat noktalarında olmalarına rağmen çarpışıyorlar. Çarpışma gerçekleşene kadar kütle merkezleri aynı noktada. Çarpışmadan sonra genleşme devam ettiğinden iki nesne de birbirine bitişik olarak genleşmeye devam ediyor. Bu genleşme, her iki nesnenin kütleleriyle orantılı olduğundan sanki büyük kütleli nesne, küçük kütleli nesneyi çekiyormuş gibi görünür. Aslında her iki nesne de kütlelerine oranla bir diğerini iter.

Peki gezegenler, neden uzayda birbiri etrafında eliptik yörüngelerde dönüyor? Bunun muhtemel açıklaması aşağıda anlatacağım kavisli hareket zorunluluğudur. Gezegenler aslında eliptik bir kapalı çember çizmek yerine Büyük Patlama’nın etkisi ile spiral bir hareket yapıyor. Bu hareketin düz bir yol olması gerekirken. Gezegenlerin dönüş yönüne göre kavis yapıyor. Bunu da dairesel bir hareket olarak algılıyoruz.

Uzay boşluğunda hareket eden nesnelerin, kütle çekiminden etkilenmesi de bu hipotez ile açıklanabilir. Aslında her cisim mümkün olduğunca düz bir yolda ilerlemeye çalışırken genleşmekte olan daha büyük nesnelerle yaklaşıyor. Bu, bir çekim kuvveti sebebi ile değil; genleşme hareketi ile oluyor. Öyle ki bu hipotez, kütlesi olmayan cisimlerin de kütle çekiminden etkilenmesinin sebebini açıklıyor. Bu durumda ışığı, bir istisna olarak düşünmemize gerek kalmamış oluyor. Işık, muhtemelen genleşmeyen bir hareket ile yol alıyor. Bu durumda izlediği yol, yalnızca büyük kütleli cisimlerin etkilediği kadar oluyor. Yani her iki cisim genleşiyormuş gibi değil, sadece büyük kütle genleşiyormuş gibi.

Bu hipotez aynı zamanda saydam maddelerin ışığı nasıl yavaşlattığını da açıklıyor. Aslında saydam maddeler, ışığın hızına hiç etki etmiyor. Işık, bir cam nesnenin içine girip çıkana kadar cam nesne genleşmiş olduğundan biz onu yavaşlamış olarak görüyoruz. Eğer böyle olmasaydı camın içinden geçen ışık tekrar hızlanamazdı. Bu durum ışıpın dalga karakteri ile de mümkün değildir. Bu hipotez, nesnelerin içinden geçen ışığın nasıl kırıldığını da açıklıyor. Işık aynı yoluna devam ederken, nesne genleştiği için ışığın çıktığı nokta değişiyor.

Bu hipotez, kütle çekimi hesabını yaparken Genel Çekim Sabiti’ni neden ivme olarak kabul ettiğimizi de açıklıyor. Eğer yeterince hassasiyette doğru hesaplandıysa şu anda kullandığımız bu sabit, evrenin genleşme ivmesidir.

Genleşme Hipotezi ile ilgili ayırt edici bir örnek verelim. Aslında bu bir öngörü. Uzay boşluğunda hareketsiz duran içi boş bir kütle hayal edelim. İçi boş bir gezegen gibi. Bu gezegenin, kütle merkezi ve iç yüzeyi arasında bir yere gezegene göre hareketsiz bir nesne bırakıyoruz. Gezegen ve nesne birbirine göre tamamen hareketsiz olarak duruyor. Evren genleşmesi devam ettiğinde yani zaman akmaya başladığında bu küçük nesne nasıl hareket edecektir? Kütle Çekimi Kanunu’na göre nesne gezegenin iç yüzeyine çarpacak ve duracaktır. Genleşme hipotezine göre ise küçük nesne, boş gezegenin kütle merkezine doğru hareket edecek ancak asla tam olarak merkezini bulamayacaktır. Nesne, sonsuza kadar gezegenin kütle merkezine doğru ilerleyecek ancak bu hareket asla merkeze ulaşmakla sonuçlanmayacaktır.

Genleşme Hipotezi’ni kafanuzda canlandırmaya çalışırken her hareketi, her kuvveti detaylı olarak düşünmeniz gerekir. Yer çekimi fikrini tamamen unutmalısınız. Bir nesnenin yere düştüğünü değil, yerle birlikte genleşerek birbirine yaklaştığını hayal etmelisiniz. Örneğin elimizde tuttuğumuz bir topu serbest düşme yapacak şekilde yere bıraktığımızda, bu top öncelikle Dünya’nın genleşme hareketi sebebi ile bir miktar yukarıya doğru çıkıp sonra düşmeye başlayacaktır. Aynı şekilde bir ip ucunda asılı duran kütlenin yere doğru çekiminden kaynaklandığını düşündüğümüz ip gerilmesi de Dünya’nın ve ipin ucuna bağlı olduğu sehpanın dışarıya doğru ivmeli hareketinden kaynaklanır. Atmosferi yok sayarsak yere paralel olarak attığımız bir kurşunun Dünya’ya düşmesi de aynı sebeptendir. Biz aslında kurşuna sadece X doğrultusunda hareket uygularız. Yer, aşağıya doğru bir kuvvet uygulamaz. Yer, yukarıya doğru yükselir. Bu esnada kurşun da kendi kürlesi oranında dünyaya yakınlşır. Aynı şekilde düşen bir asansör içindeki insanın, yerçekimsiz ortamda olup olmadığını anlayamamasının sebebi de budur. Nasıl bir deney yaparsa yapsın bu insan, Dünya’ya düşmekte olduğunu kanıtlayamaz. Bunun sebebi, kütle çekimi diye bir şeyin aslında var olmamasıdır.

Bu hipotez, Einstein’ın bükülen uzay modeli ile aynı sonuçları verecektir. Ancak gezegen yörüngeleri ile ilgili büyük eksiklikler bulunmaktadır. Hipotez yanlış da olabilir; yetersiz de. Şimdilik ben sadece doğru olduğuna inanıyorum. Bu hipotezin benim için en mantıklı noktaları, nesnelerin içinden geçen ışığın kırılması ile ilgili öngörüleridir.

3. Kaçınılmaz Dairesel Hareket

    Bu konuya basit bir düşünce deneyi ile başlayalım. Mükemmel küp şeklinde bir gezegen olduğunu hayal edin. Bu gezegen çok sert ve güçlü bir maddeden meydana gelmiş. Her noktası homojen ve hatta her yüzeyindeki atom sayı ve dizilimleri dahi eşit olacak kadar mükemmel bir geometriye sahip. Yine aynı şekilde mükemmel bir silindir çubuğu, küpün bir yüzeyini tam merkezleyecek şekilde yavaşça yerleştriyoruz. Dik duran silindir çubuğun üzerine yine mükemmel homojenlikte kütleleri, mükemmel kütle merkezine tam oturacak şekilde yavaşça yerleştiriyoruz. Her şey o kadar muntazam ki. Küp şeklindeki gezegenin Dünya kadar kütlesi olsun. Çubuk 10 kg olsun. Üzerine ne kadar kütle yükleyebiliriz? Her ne kadar saçma da olsa cevap sonsuzdur. Sonsuz kütle taşıyabilmesinin sebebi, ağırlığın kaçacak bir yerinin olmamasıdır. Tüm cisimler o kadar dengeli ve sağlam ki, çubuğun kırılacak bir noktası yok. Devrilecek bir dengesizlik de yok. Bu durumda fizik kuralları gereği, istediğiniz kadar yükü bu silindire taşıtabilirsiniz.

    Şimdi bu saçma örneği neden verdim? Evrenimizde -bildiğimiz kadarıyla- mükemmel bir geometriye sahip hiç bir  cisim veya hareket yoktur. Yani yukarıdaki örnek gerçek hayatta asla mümkün olamaz. Uzay boşluğunda duran bir cisme ivme kazandırmak istersek ne yapmamız gerekir? İtmemiz yeterli. Ama neresinden kuvvet uygulayacağımızı bilsek bile mükemmel hassasiyette kütle merkezini bulmamız mümkün değildir. Dürttüğümüz bir küre veya küp veya üçgen, mutlaka dönerek ilerleyecektir. Kesinlikle ilk anda olduğu yönde kalamayacak ve çok uzun vadede olsa bile dönerek hareket edecektir.

    Bu noktada Özel Göreliliğe geri dönmemiz gerekiyor. Tekrar etme gereği duydum; Özel Görelilik, iki cismin birbirine göre hız farkından kaynaklanan zaman kaymasını inceler. Bir B cismine göre 100 km\sa ile sabit hızda doğrusal hareket yapan bir A cismi hayal ediyoruz. B cismi, başka bir referans noktasına göre hareketli olabilir veya olmayabilir. Önemli değil. B cisminden bakan gözlemci, A cisminde bulunan başka bir gözlemcinin saatinin biraz geri kaldığını düşünecek. Nitekim doğrudur da. Uzayda daha hızlı hareket eden cisimler, zamanda daha yavaş hareket edecek.

    Bu örnek, farklı iki cisim için geçerliydi. Bir de aynı cisim üzerinde olduklarını düşünelim. Hatta bu iki noktanın aynı cisim olduğunu düşünelim. Bir gezegen hayal ediyoruz. Yörüngesi olmayan. Uzayda dümdüz ilerleyen bir gezegen. Daha çok devasa bir meteor sanırım bu. Başta söylediğimiz gibi, dönerek ilerlemek zorunda. Bu bir burgu hareketi olabilir ama örneği kolaylaştırmak adına düz bir eksende döndüğünü farz edelim. Kafamızda canlanması gereken şekil ilerleyen bir araba tekerleği -sanırım bu daha basit oldu ama anlatmak istediğimi tam olarak karşılamıyor. Bu gezegeni, doğrusal hareket ekseni boyunca ikiye böldüğümüzü düşünelim. Gezegen, soldan sağa doğru; saat yönünde hareket etsin. Tüm hareket boyunca Üst kısım A, alt kısım B olsun. Şimdi gezegenin hareketine dışarıdan baktığımızda, A kısmındaki atomların, B kısmındaki atomlara göre daha hızlı olduğunu söyleyebilir miyiz? Gezegenin alt kısmı sanki geriye doğru gidiyormuş gibi hareket edecektir. Özel göreliliği her bir atom için ayrı ayrı hesaplayabilirsek, daima alt ve üst kısım arasında bir zaman farkı olmak zorundadır. Peki aynı cismin farklı noktaları kendisine göre farklı zaman dilimlerinde hareket edebilir mi? (Dünya’nın farklı noktalarındaki zaman farklılıkları olarak düşünmeyin. Dünyanın kendisi içindeki zaman farkını yorumluyoruz.)

    Bu durumda her iki bölgenin zaman farkını eşitleyebilmek için yapabileceğimiz bir şey var. Nedir? Gezegenin hareketini düz değil de kavisli yapmak. Eğer gezegen, düz bir çizgide değil de kavisli bir yörünge üzerinde hareket ederse ne olur? A ve B bölgeleri asarındaki hız farkı ortadan kalkar. Dolaylı olarak zaman farkı da ortadan kalkar.

    Sonuç olarak tüm cisimler, uzayda düz bir çizgi üzerinde değil de kavisli bir yörünge üzerinde hareket eder. Bunu sağlayan, tıpkı bir gazı ısıtmak için basınç uygulayabileceğimiz gibi tersinir bir etkidir. Farklı hızlarda yol alan cisimler, farklı zaman hızlarında ilerliyorsa, farklı zamanlarda ilerleyen birbirine bağlı cisimler de kaçınılmaz olarak farklı hızlarda ilerleyecektir.

4. Sürtünmesiz Ortamda Hareket

    Dünya üzerinde kullandığımız tüm araçlar, sürtünme sayesinde hareket eder. Bir araba, yola tutunarak ilerler. Gemi, üzerinde bulunduğu suyu iter. Uçan bir balon, rüzgârı kullanır; atmosfere tutunarak ilerler. Peki uzay boşluğunda yol alan mekikler neye tutunur?

    Uzay araçlarının yol almasını sağlayan onlarca farklı yöntem mevcuttur. Atmosfersiz ortamda yol almanın zorlukları kadar avantajları da vardır. Zor kısmı, hareketi başlatmaktır. Uzay araçları, roket sistemleri gibi basınçlı gaz veya iyon püskürterek itme kuvveti elde eder.

Bu hareketi başlattıktan sonra, sürtünmesiz ortamda araç sürekli sabit hızda hareketine devam eder ve yol almak için enerjiye ihtiyaç duymaz. Ama sürekli bir enerji verilirse araç, müthiş hızlara ulaşabilir. Ancak aracın taşıyabileceği yakıt sınırlıdır. Burada avantaj, yakıt azaldıkça hızlanma için gereken kuvvet ihtiyacının düşmesidir.

    Temelde uzayda hareket edebilmek için yapabileceğiniz en mantıklı şey; kendi ağırlığınızda bir nesneyi itmektir. Başlangıçta sabit durmakta olan 2 kg kütle, bu şekilde birbirine zıt yönde hareket eden 2 tane 1kg kütleye dönüşebilir. Çok mantıklı. Peki daha da hızlanmak istersek? Ya da kütle kaybetmeden hızlanmak istersek? Bu durumda yapacağımız şey, oltanın ucuna bir ağırlık bağlayıp ileriye atmak olacaktır. Mantıksız görünüyor, evet. Kütleyi fırlattık. Fırlatırken biz de bir miktar geriye gideceğiz. Sonra kütleyi çektiğimizde tekrar öne doğru ilerleyeceğiz. Ama burada dikkat etmemiz gereken nokta, kütleyi bir hızda fırlatıp, farklı bir hızda çekmek. Bu durumda ilerlememiz mümkündür. Hala saçma geliyor olabilir ama bu mümkün.

Şimdi bu saçma prensiple çalışan çok verimli ve her açıdan kullanışlı bir sistemi ele alalım. Birbirine paralel, kütle merkezleri ortak eksende bulunan iki adet disk düşünelim. Yan yana duran iki CD gibi. Bu her iki diske de aynı dik eksenlere denk gelecek şekilde eşit sayıda delik açalım. Mesela 6 tane (Burada sayının tek veya çift olması daha avantajlı olabilir ama hangisi iyidir bilmiyorum.). Bu disklerin merkezinden bir mil geçirelim. Ama sağda bulunan disk, milde sabit hareket ederken solda bulunan disk, mil üzerinde diğer disk ile ayn açısalı hızda dönerken, mil üzerinde açı yapabilsin. Bunu da sağdaki diske iki taraflı dokunan serbest tekerlekler (karkas makarası gibi) ile sağlayabiliriz. Sağdaki disk deliklerinin her birine yeterince sağlam ipler bağlayıp; bunları soldaki disk deliklerinden geçirelim. Ve her bir ipin ucuna özdeş kütleler asalım. Son olarak merkezde bulunan mile bir motor bağlamamız gerekiyor.

Motoru çalıştırdığımızda her iki disk de birbirine paralel iken iplerin ucuna bağladığımız kütleler merkezkaç kuvveti ile savrulmaya başlar. Bu hareket devam ederken sağdaki diske (dönüş hareketini bozmadan) bir açı verirsek; savrulan kütlelerin merkezden uzaklığı değişecektir. Bu açıyı 90° den 45° ye getirdiğimizde üst kısımdaki kütlelerin bağlı olduğu ipler kısalacak ve alt kısımda bulunan ipler uzayacaktır.

Bu durumda her bir kütle sürekli uzayıp kısalan bir ipin ucunda hareket edecek ama bize göre her zaman üst kısımdaki ipler kısa iken alt kısımdaki ipler uzun olarak hareketine devam edecektir.

Elde ettiğimiz bu cihaz basit bir EmDrive prototipidir. Momentumun korunumu yasasını çiğnemesine rağmen çalıştığı kanıtlanmış olan bu cihaz, eylemsizlik prensibini kullanarak itiş gücü sağlar. Yukarıda anlattığımız kütle fırlatıp farklı hızda çekerek yol alma örneği de aynı prensibi ifade eder. Bir nevi sanal kütle merkezi oluşturmuş oluruz.

5. Işığın Hareketi

Işığı hep bir parçacık olarak düşünmüştük. Sonra dalga özellikleri de gösterdiğini fark ettik ki bu açıklama da yeterli gelmedi. Sonra hem parçacık hem de dalga özellikleri gösteren sıra dışı bir enerji paketi olduğunu iddia ettik. Bunlar günümüzde kabul görmüş açıklamalardır. Işık hem parçacık hem de dalgadır.

Işık kütlesiz olmalıdır. Bunu bize söyleyen Einstein. Kütlesi olan hiç bir nesne, ışık hızına ulaşamaz. Ama ışık, ışık hızında yol almaktadır. Ve aynı zamanda ışık, uzayda kavisli bir yol da izlemez. Boşlukta yeterince uzun bir yol olduğu sürece ışık, yukarıda anlattığımız zorunlu kavisli hareketi de asla yapmaz. Bu durumda hacminin de olmadığını söyleyebiliriz. Hacmi ve kütlesi olmayan ama parçacık özelliği gösteren şey nedir?

Bunun için de bir garip fikrim var. Işık, ilerleyen bir nesne veya bir dalga değil de uzay-zamanda bir etki olabilir. Uzay-zamanı oluşturan esir gibi bir yapı olduğunu hayal edin. Düzgün bir küp şeklinde dizilmiş manyetik misketleri görmüşsünüzdür. Bir miskete yavaşça vurduğumuzda, çarpma etkisi her bir misketten son miskete kadar ilerler. Ancak misketler yerinde durur. Ancak bu misketler içindeki boşluklarda daha küçük bir nesneyi hareket ettirmek istediğimizde asla bu etki kadar hızlı bir hareket elde edemeyiz. Çünkü misketler üzerinden akan hareket enerjisi, kütlesizdir. Ve daima misketler üzerinden aynı doğrultuda ilerler. Bu misketlerin, sonsuz boyutta yapı taşları olduğunu düşünürsek (uzay-zamanın yapı taşları) etkiyi istediğimiz açıda ilerletebiliriz. Çünkü 3 boyut değil, sonsuz boyut var. Benim hayal edebildiğimin ötesinde olmasına rağmen mantıklı olduğunu hissediyorum. Ancak bu yapı taşlarının arasındaki boşluklarda hareket eden madde, asla bu etki kadar hızlı olamayacaktır.

Işığın, zamanda hareket etmiyor olması da asla ivmelenmemesinden kaynaklanıyor olabilir. Yukarıda anlattığımız göreceli hareketin sebebi ivmelenmedir. Yani cisimlerin anlık hızlarını hiç önemsemeden ivmelenmelerini inceleyerek zamanda yavaşlamasını hesaplayabileceğimizi söylemiştik. Işık hiç ivmelenmeden bir hıza ulaşıyor ve sabit hızla hareketine devam ediyor. Daha sonra da durması gerektiğinde aniden durabiliyor. Bu durumda zamandan alakasız olarak hareket ediyormuş gibi görünüyor.

6. Zamanın Hareketi

Zamanı hep akıp giden bir yol olarak betimledik. Düz bir çizgide yol alıyormuş gibi. Aslında bu yolun düz olması şart değil. Bazı kuramlara göre zaman çembersel bir çizgide sürekli tekrar eden anlardan ibaret. Her tur yeni bir an ve her an tüm hareketlerin bir sonraki adımına gidiyor. Zamanı kıvrımlı bir yol olarak hayal etsek de elde edeceğimiz sonuç aynı olurdu. Çember olarak kabul etsek de. Hatta zamanı bir boyut olarak kabul etmek de mümkün ve aşırı mantıklı. En genel örnek, bir buluşmayı tarif etmek için kullanılır. Bir arkadaşla buluşmak için evren üzerinde 3 boyutta bir nokta ve bir zaman belirlememiz gerekir. Bu durumda zaman, buluşma yeri gibi buluşma anını da ortak tutmamızı gerektirir.

Genleşme Hipotezi’ne göre zaman, genleşme hareketidir. Bu hareketi yapmayan her nesne, negatif G oranında hızlanarak küçülür ve bizim zamanımız için görünmez olur. Bize göre yok olur. O nesne için de biz pozitif G oranında hızlanarak büyür ve yok oluruz. Ayrı bir boyuta geçeriz. Artık her ikimiz de birbirimizi göremeyecek, hissedemeyecek, etkileyemeyecek kadar farklı boyutlara ulaşırız.

Bu varsayıma göre Göreceli Hareket nesneleri nasıl etkiler? Cisimlerin ivmelenmesine göre birbirileri için farklı zaman hızlarında hareket ettiğini söylemiştik. İvmelenme farklarına göre cisimler, genleşme hareketinde bir miktar gecikir. Yani evrenin genleşme etkisi, ivmelenen cismlere biraz daha az etki eder. Bu sadece ivmelenme anı için geçerlidir. Sürekli ivmelenen bir nesne, bu ivmelenme boyunca Genleşmede yavaşlar. Bunun sebebi, sonsuz boyutta etki etmesi gereken evrensel vakumun bir miltar engellenmesidir. İvmelenme için etki eden kuvvet, evrensel genleşme etkisini engeller.

Bu durumda zaman, bir hareket olmaktan çok evrenin genel hareketine uyum sağlama isteğidir. İster istemez her nesne uzayda bir hareket halindedir. Bunu göreceli hareketi bir kenara bırakıp, evrene dışarıdan baktığımızda görebiliriz. Evrenin dışından, evrene bakmak için evrenin zamanı ile uyum halinde olmamız gerekir. Bunu sağlamak için de G oranında, evrenden sürekli uzaklaşmamız gerekir. O zaman evren ile aynı zaman dilimide yaşamış oluruz. Ve evrenin aniden gözümüzün önünde yok olmasını engelleriz. Evrenin dışından, içindeki nesnelere baktığımız zaman; her nesnenin sürekli hareket halinde olduğunu görürüz. Buradaki referansımız, evrendeki tüm diğer nesnelerdir. Evrenin tamamına da, küçük bir atomun içindeki elektronlara da bakıyor olsak bu G ivmesini korumak zorundayız. Yani sürekli G ivmesi ile uzaklaşmak zorundayız.

Hareketli bir elektronu incelemek istersek, G ivmesini koruduğumuz sürece yaptığımız tüm zamansal ölçümler yine yanlış çıkacaktır. Çünkü elektron hareket halindedir. Tam olarak aynı zaman hızında yol almak için elektron ile aynı hızda hareket halinde olmamız gerekir. Elektronun hareket halinde olması, zamanda yavaşlamasını gerektirecektir.

Konunun iyice karmaşık bir hal aldığının farkındayım. Bunlar sadece benim şahsi fikirlerimdir. Tümü yanlış olabilir. Tümü doğru da olabilir. Ancak doğruyu bulmak için yeterince hata yapmak zorundayız. Bu da benim hatam olsun. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Zaman içinde konuyu genişletip, örnekleri sade ve daha anlaşılır hale getirmeye çalışacağım. Şimdilik bu kadar.

Mustafa ŞENTÜRK

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı | 2 Yorum

Düşüş

“… Yüzyıllar var ki, pipo içenler aynı kanala yağan aynı yağmuru seyrederler burada. Size anlatacağım şey biraz daha zor.  Bu kez bir kadın söz onusu. Önce şunu belirtmek gerekir ki, ben kadınlar konusunda her zaman ve hiç zahmetsizce başarılı olmuşumdur. Onları mutlu kılmayı ya da onlarla kendimi mutlu kılmayı başardığımı söylemiyorum. Hayır, yalnızca başarılı olduğumu söylüyorum. Hemen her istediğim zaman amaçlarıma ulaşıyordum. Bende belli bir çekicilik buluyorlardı. Düşünün bir! Çekicilik nedir, bilirsiniz: Açık hiçbir soru sormadan bir çeşit evet yanıtı alma biçimi. O dönemde durumum böyleydi işte. Sizi şaşırtıyor mu bu? Haydi haydi, inkâr etmeyin. Şimdiki halimle çok doğal bu. Ne yazık! Belli bir yaştan sonra her insan, kendi yüzünden sorumludur. Benimki… Ama ne önemi var bunun? Olay ortada, bende çekicilik buluyorlardı ve ben bundan yararlanıyordum…”

Albert Camus – Düşüş

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İntikam Sevişmeleri (1)

Hızlı adımlarla yürümeye devam et.
Nefeslenmek için henüz erken.
Kirli sakallı bir canavardan kaçar gibi değil;
Kısa gülüşmelere yetişecek gibi de değil.
Boğazındaki tırnak izlerini gizleyen fuları biraz gevşet.
Yere bakarak yürüyen,
Sigarasını körüklerken yanakları içine çöken adama selam ver.
Bir şizofrenin oy çokluğuyla seçilmiş sevgilisidir o.
Hızlı adımlarla yürümeye devam et.
Pişman olmak bir şeyi değiştirmez.
Söylediklerinden pişman olmak için erken,
Söylemediklerinden pişman olmak içinse geçtir.
Sana dokununca eriyeceklerinden haberleri yok.
Fevri hareketlerle korkutma kar tanelerini.
Ama nefeslenmek için henüz erken.
Doğru günahı işleyeceksen bir iki kurbanın lafı mı olur ki?

Mustafa ŞENTÜRK

İntikam Sevişmeleri içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne-147 (Hastahane kantininde çay-simit)

Tek yataklı hastahane odası. Saat gecenin 2’si. Yatağın sol tarafında boş bir sandalye ve onun yanında komodin gibi bir dolap, sağ tarafında bir beşik ve beşiğin içinde sessiz bir bebek.

Bir kız. Uyumadığı zamanlarda (ve ağlamadığı) bronz birer çerçeve içinde iki koca elmas gibi gözleri, kızarmış yanakları (ısırmamak için kendini zor tutardı insan), tombul dudakları (o dudaklarla ‘anne, baba’ deyişini hayal ederdim), seyrek saçları (o kadar yumuşaktı ki bir meleğin kanatlarından yaratılmıştı bence), bir avuç bedeni (sevgiye şimdiden alışıkmış gibi çarpan kalbini görebiliyordum kalkıp inen göğsünden), mercimek tanesi kadar tırnakları, kokusu (hiç bir çiçek ile tarif edilemezdi kokusu), başlı başına huzur.

Kadın, biraz korkudan biraz da heyecandan sık sık uyanıyor; kızının nefes alışını kontrol ediyor, Adam’la göz göze gelip yorgunluğun ve bitkinliğin tesiri ile tekrar uykuya dalıyordu. Adam, ara sıra kalkıp dolaşıyor (ekseriyetle boştu o sandalye); o da sıkça bebeğini kontrol edip bazen biraz dışarıya çıkıyor, her seferinde elinde ya bir çay ya da kahveyle dönüyor, odaya adamla birlikte bayat bir sigara kokusu yayılıyordu.

Bir kaç gece devam eden bu nöbetlerden sonra nihayet kendini toparlamıştı kadın. Taburcu olmaya hazırlanırken neredeyse kızı kadar güzel gözleriyle odayı aydınlatıyor; beyaz terlikleriyle bastığı her granit kristaline farklı bir renk katıyordu.

Rengârenk zemine basarak içeri girdi Adam. Kadın’ın ve kızının gözlerindeki parlaklık hemen kendisine de bulaştı. Bir süre hiç konuşmadan öylece durup her ikisine de uzunca göz gezdirdi. Muhtemelen ‘Ben sizi hak etmek için ne yapmış olabilirim?’ diye düşündü. O yarım dakikalık bekleyiş, galiba odadaki herkesin günahlarını temizlemeye yetti.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne–36 (Okyanus)

Kapıyı içeriden kilitleyip yatak odasına yöneldi. Hızlı adımlarla yürürken kendisini istemsizce takip eden, kısa eteğini taklit eden uzun saçlarından bir tutam alıp kokladı. Küçük ayaklarını ve ojeli tırnaklarını, yüksek topuklu, beyaz sandaletlerin içinden çıkarıp yere attı. Önündeki kutudan bir mendil çekip rujunu, rimelini ve diğer yalanlarla beraber adamın tüm izlerini, bakışlarını temizledi. Boynundan, kulaklarından ve bileklerinden her an damlayabilecek su damlaları gibi sarkan gümüş takılarını tek tek toplayıp avucunda, etajerdeki kutusuna bıraktı. Erken dökülmüş bir meyve gibi yer yer kızarmış, solgun, zayıf bedenini; kozasını yırtıp son kez hayata dönen bir kelebek misali sıyırdı kadın turkuaz elbisesinden. Bir uçurumun kenarından denize bakar gibi uzun uzun dikildi yatağın başında. Ne kadar kısa süreceğini bilse de uçmak istiyordu. Bıraktı kendini boşluğa. Bir buluta tutunmak ister gibi tırnakladı yastığı. Ve dikti gözlerini sonsuz bir deniz gibi dalgalanan çarşafın kıvrımlarında bir görünüp bir kaybolan rengârenk balıklara.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

3 veda

“Sanki her zaman, uykudan yeni uyanmış bir  bebek kadar mutlu ve parlak gözlerle gülerdi. Tebessümünü ve kahkahalarını dudaklarından çok gözlerinden anlardınız. Alt dudağının sağ yanında yayılıp, dişleri arasından dilinin ucuna akıveren bir yudum telveyi ne çok kıskanırdım. Ama söylemezdim. Muhabbet ne kadar saçma olursa olsun, o kadar akıcı ve heyecanlı anlatırdı ki hiç bölmek istemezdim. Benim konuştuğum her saniye, birlikte geçirdiğimiz vakitten kayıptı. Saçlarının kıvrımlarında yüzerdim. Gözlerine yakın ıssız bir adada nefeslenirdim. Tam o sırada ‘biz’ derdi. İrkilirdim. ‘Biz’ ne muhteşem kelime! Hemen bir sigara daha yakar, gözlerimdeki parıltıyı dumanımın arkasında saklardım. Nedense hep sisli bir mesafenin arkasında durur; kendimi belli etmeden yalnızca onu izlerdim.”

“İlk adımı kadın mı atacaktı? Telaşlı bir son sigara teklifiyle niyetini belli etti. Aslında öncesinde iki son kahve, iki de son çay gelmişti masaya. Masadaki herkes mevzunun nihayetini biliyor olsa da bir mucize bekliyordum. Yağmur yağsaydı en azından. Yanlışlıkla şeker atsaydım çaya. ‘Değiştirin’ deseydim. Üç dakika daha geçseydi.”

“Soğuk akşamüstü. Son sarılmamız, sanki üstümüze iki beden büyük gelen emanet bir gömlek gibi. Ne sana oldu ne de bana. Gerçi ben alışkınım bol gömleklere, istemsiz vedalara, yarı yolda vazgeçmelere. Ama ilk defa dilimin ucunda, dişlerimin arasında sakladığım jileti yutmak zorunda kaldım. Ne yarası geçti, ne kan tadı silindi.

Şimdi belki de ben her şeyi olduğundan daha büyük, karanlık ve nemli hatırlıyor olabilirim ama kesinlikle inkâr edemem ki varlığının benim zaman çizgimde bıraktığı izler, şükredilecekler listemde üst sıralarda.”

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

..

“Yakalayamayacaksam da birlikte düşerim.”

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne – 28 (Yapraklarıyla birlikte kuşları da silkeledi ağaç)

Tekrar yanıma oturduğunda, yastığındaki gibi kokmuyordu kadın. Peşindeki vahşi hayvanlara izini kaybettirmek için herhalde; plastik kokuların altına saklanmıştı. Yüzünü gözünü envai çeşit renge boyamış; belli ki kendini çetin bir terk edişe hazırlamıştı. ‘Yeni demledim. Çay alır mısın?’ derken de, sigaramı yakarken de gayet yavaş hareket ediyor; birlikte geçirdiğimiz güzel zamanı –belki de farkında olmayarak– ince hastalık gibi uzun ve ağrılı bir ölümle sonlandırmaya çalışıyordu. Bir şeyler söylüyordu. Bazen söyledikleri nereye varacağını bilmiyor; olduğu yerde daireler çiziyor; defalarca kendini tekrarlıyordu. Sağa sola koşturan kelimelerin arasından, doğrudan canımı yakanlar da olmuştu. Ben de az insan değildim hani. Kadın, konuşmasını bitirdiğinde sanki elinde kanlı bir bıçak vardı.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne-26 (Hayat, olması gerektiği gibi değil; olduğu gibi yaşanır.)

‘İşte geldik. Yolun yukarısı bizim ev.’ Kadının dilindeki acı çekirdek tadını almıştı Top sakallı pis cüce; ‘Olmaz.’ dedi. ‘Sen eve girene kadar yakandayım.’ Yolun kalanında, suratındaki bezgin ifade daha da derinleşmişti kadının. Anahtarını ararken de eve girerken de Top sakallı pis cüce arkasını dönüp giderken de başka söz çıkmadı dudaklardan. Top sakallı pis cüce, alıp başını gidenlerin bir ‘hoşçakal’, bir ‘görüşürüz’, bir ‘kendine iyi bak’ demeyişlerine alışık olduğundan; gelirken ezberlediği yolu aksaya aksaya tekrar yürümeye başladığında, kadını, kadının kim olduğunu, nasıl koktuğunu, ne giydiğini derhâl unutmuştu. Top sakallı pis cüce, kendi meselesine, kendi hayatına dönmüştü. Cebindeki kibrit kutusunu çıkarıp içindeki garip nesneye garip garip baktı. İnsan her gün gördüğü şeye tekrar tekrar şaşar mı? Tekrar cebine soktuğunda garip nesne, az önce olduğundan biraz daha sıcaktı.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne-25 (Mükemmel bir intihar, bulutlara en yakın yerden başlar.)

Adam, eve girer girmez karanlığı kokladı. Ev büsbütün rutubetli yalnızlık kokuyordu. Adamın tembelliği, mutfak tezgâhında bekleşmekte olan bulaşıkların üstüne çökmüştü. Bulaşıklar, gömülmeden kalmış cesetler gibi çürümeye, kokmaya, unutulmaya başlamıştı. Lavaboya gidip yüzünü yıkadı, ağzını çalkaladı. Yorgun yüzüne bakarken bir iç çekip iki günlük sakalını sıvazladı. Aynadaki adamı olduğu yerde bırakıp oturma odasına girdi. Üçlü koltukta kendisini izleyen hayalî seyirciler vardı. Mütevazi bir selamla repliğine kaldığı yerden devam etti: ‘Şimdi ben defolup gitmeye bu kadar hazırken, paçamı yavru bir köpek gibi çekiştirip duran umudumun esiriyim. Ama biliyorum ki eğer kalırsam o köpek büyüyecek, hırçınlaşacak, sinirlenecek ve nihayet bacaklarımı kemirip parçalayacak. Ben de tam da bu noktada öylece çöküp kalacağım. Bu umudun büyümesi hiç de iyi olmayacak. İşte ben bu sebeple umudumu görmezden gelip ruhsuzca yoluma devam etmeliyim.’ Tam burada lafa girmesi gereken Seni seviyorum derken sevmeyi unutanların boş sözlerinden çok sıkılan kız, repliğini unutmuştu. Hayır, unutmamıştı. Oyunu terk etmişti. Sahneyi terk etmişti. Adam, hiç şaşırmadı gidişine. Gidilecek yer çoktu sonuçta; kalınacak bir tane. Adam da oyunun gidişatını bozmamak için öylece çıkıp gidiverdi. Mutfaktaki bulaşıkları, aynadaki diğer adamı, kotuktaki hayalî seyircileri öylece bırakıp kapıyı çekti ve gitti.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın