Düşüş

“… Yüzyıllar var ki, pipo içenler aynı kanala yağan aynı yağmuru seyrederler burada. Size anlatacağım şey biraz daha zor.  Bu kez bir kadın söz onusu. Önce şunu belirtmek gerekir ki, ben kadınlar konusunda her zaman ve hiç zahmetsizce başarılı olmuşumdur. Onları mutlu kılmayı ya da onlarla kendimi mutlu kılmayı başardığımı söylemiyorum. Hayır, yalnızca başarılı olduğumu söylüyorum. Hemen her istediğim zaman amaçlarıma ulaşıyordum. Bende belli bir çekicilik buluyorlardı. Düşünün bir! Çekicilik nedir, bilirsiniz: Açık hiçbir soru sormadan bir çeşit evet yanıtı alma biçimi. O dönemde durumum böyleydi işte. Sizi şaşırtıyor mu bu? Haydi haydi, inkâr etmeyin. Şimdiki halimle çok doğal bu. Ne yazık! Belli bir yaştan sonra her insan, kendi yüzünden sorumludur. Benimki… Ama ne önemi var bunun? Olay ortada, bende çekicilik buluyorlardı ve ben bundan yararlanıyordum…”

Albert Camus – Düşüş

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Özel Görelilik ve Dönme Hareketi Üzerine Bir Deneme

Kusurlu Hareket
Örnek: Matematiksel bir hayalî uzay düşünelim. Düz bir zemin ve bu düz zemin üzerine dik bir silindir koyalım. Bu silindir üzerine de bir küp koyalım ve küpün üst yüzey merkezinden aşağıya doğru bir (F) kuvvet uygulayalım. Sistemdeki tüm cisimlerin demir olduğunu varsayarsak silindir bozulmadan ne kadar (F) kuvvet taşıyabilir? Ve silindir neresinden kırılır?

Demirden yapılmış bir silindirin itme-çekme dayanımını hesaplamaya gerek yok. Cevap sonsuz kuvvet taşımasıdır. Çünkü kusursuz bir geometride kusursuz bir uzay hayal ettik. Silindirin bir zayıf noktası olmadığından hiç bir yerden kırılmaz.

Böyle düşününce tabii gayet saçma geliyor. Gerçek uzayda böyle kusursuz sistemler üretebilmemiz mümkün değil. Atom sayılarının orantılı ve hatta elektron hareketlerinin bile eşzamanlı olması gerekir.

Bu noktalardan yola çıkarak gerçek uzay-zamanda doğrusal bir hareketten de söz edemeyiz. Aklımıza takılacak en önemli hareket bu durumda, vakum ortamında eylemsizlik. Boşlukta serbest halde yüzen bir meteor, başka bir kuvvet etki etmediği sürece düz bir çizgi üzerinde hareket etmek zorundadır. Bunun doğru olmadığını düşündüğümü son bölümde açıklayacağım. Fakat vakum ortamında bile sayamayacağımız kadar çok cisim var. Modern fizik yasalarına göre hiç bir kuvvetin uygulanmaması mümkün değil.

Herhangi durağan bir nesneye eylemsiz hareketine devam edebilmesi için vakumda başlangıç hareketi vereceğimizi hayal edelim. Nesne, hayali bir mükemmel uzayda durağan halde bulunmaktadr. Nesnenin kütle merkezinden bir (F) kuvvet uygulanırsa (bu bir küp veya küre gibi simetrik hacme sahip bir cisim) nesne düz bir çizgi üzerinde doğrusal olarak hareket edecektir. Ancak gerçek uzay-zamanda bu cisme bir noktadan veya bir yüzeyden mükemmel bir hareket vermemiz mümkün değildir. Cisim mutlaka kendi kütle merkezi etrafında bir tarafa dönerek yol alacaktır. Bu dönme hareketi yüz milyon km’de bir cm bile olsa mutlaka gerçekleşecektir.

Özel Görelilik

Temel olarak özel görelilik der ki; Bir referans noktasına göre hareket halindeki her nesne zamanda yavaşlar. Yani nesneler belli bir referans noktasına göre ya uzayda ya da zamanda toplamda sabit bir hızda yol alır (basitçe açıklayabilmek için toplam ifadesini kullandım). Biri azalırsa diğeri artar. Burada gözden kaçırdığımız nokta, cisimleri bir bütün olarak ele almaktır.

Cisimleri, yapı taşlarına ayırarak aynı doğrusal hareketi yeniden hesaplarsak aynı cismin atomlarnın (genel bir ifade olarak atom), zamanda farklı hızlarda yol aldığını görürüz. Bazı atomlar milyarda bir de olsa zaman kayması göstereceklerdir.

Dönerek ilerleyen cisimlere bakacak olursak (gezegenler gibi), hacim büyüdükçe kütlenin muazzam oranlarda farklı hızlarda yol aldığını görürüz. Bu durumda gezegenin bir yarısı diğer yarısına göre farklı bir zaman hızında ilerliyor olmalı. Ya da gezegen ikiye ayrılmalı?

İki bölüm arasındaki zaman farkını ortadan kaldırmak için yapılması gereken nedir? Eğer cisim, dönme yönüne göre düz değil de kavisli bir yol izlerse arasında zaman farkı ortadan kalkabilir.

Sonuç

Bu çıkarımlar doğrultusunda tüm nesnelerin dönerek hareket ettiği ve bundan ötürü kendi içerisinde bir karmaşaya girdiği; bunu düzeltebilmek için de düz gitmek yerine kavisli bir yol izlediği sonucuna varıyoruz.

NOT: Geri dönüşlerinizi esirgemezseniz çok sevinirim. Eleştiriler iyidir.

 

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İntikam Sevişmeleri (1)

Hızlı adımlarla yürümeye devam et.
Nefeslenmek için henüz erken.
Kirli sakallı bir canavardan kaçar gibi değil;
Kısa gülüşmelere yetişecek gibi de değil.
Boğazındaki tırnak izlerini gizleyen fuları biraz gevşet.
Yere bakarak yürüyen,
Sigarasını körüklerken yanakları içine çöken adama selam ver.
Bir şizofrenin oy çokluğuyla seçilmiş sevgilisidir o.
Hızlı adımlarla yürümeye devam et.
Pişman olmak bir şeyi değiştirmez.
Söylediklerinden pişman olmak için erken,
Söylemediklerinden pişman olmak içinse geçtir.
Sana dokununca eriyeceklerinden haberleri yok.
Fevri hareketlerle korkutma kar tanelerini.
Ama nefeslenmek için henüz erken.
Doğru günahı işleyeceksen bir iki kurbanın lafı mı olur ki?

Mustafa ŞENTÜRK

İntikam Sevişmeleri içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne-147 (Hastahane kantininde çay-simit)

Tek yataklı hastahane odası. Saat gecenin 2’si. Yatağın sol tarafında boş bir sandalye ve onun yanında komodin gibi bir dolap, sağ tarafında bir beşik ve beşiğin içinde sessiz bir bebek.

Bir kız. Uyumadığı zamanlarda (ve ağlamadığı) bronz birer çerçeve içinde iki koca elmas gibi gözleri, kızarmış yanakları (ısırmamak için kendini zor tutardı insan), tombul dudakları (o dudaklarla ‘anne, baba’ deyişini hayal ederdim), seyrek saçları (o kadar yumuşaktı ki bir meleğin kanatlarından yaratılmıştı bence), bir avuç bedeni (sevgiye şimdiden alışıkmış gibi çarpan kalbini görebiliyordum kalkıp inen göğsünden), mercimek tanesi kadar tırnakları, kokusu (hiç bir çiçek ile tarif edilemezdi kokusu), başlı başına huzur.

Kadın, biraz korkudan biraz da heyecandan sık sık uyanıyor; kızının nefes alışını kontrol ediyor, Adam’la göz göze gelip yorgunluğun ve bitkinliğin tesiri ile tekrar uykuya dalıyordu. Adam, ara sıra kalkıp dolaşıyor (ekseriyetle boştu o sandalye); o da sıkça bebeğini kontrol edip bazen biraz dışarıya çıkıyor, her seferinde elinde ya bir çay ya da kahveyle dönüyor, odaya adamla birlikte bayat bir sigara kokusu yayılıyordu.

Bir kaç gece devam eden bu nöbetlerden sonra nihayet kendini toparlamıştı kadın. Taburcu olmaya hazırlanırken neredeyse kızı kadar güzel gözleriyle odayı aydınlatıyor; beyaz terlikleriyle bastığı her granit kristaline farklı bir renk katıyordu.

Rengârenk zemine basarak içeri girdi Adam. Kadın’ın ve kızının gözlerindeki parlaklık hemen kendisine de bulaştı. Bir süre hiç konuşmadan öylece durup her ikisine de uzunca göz gezdirdi. Muhtemelen ‘Ben sizi hak etmek için ne yapmış olabilirim?’ diye düşündü. O yarım dakikalık bekleyiş, galiba odadaki herkesin günahlarını temizlemeye yetti.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne–36 (Okyanus)

Kapıyı içeriden kilitleyip yatak odasına yöneldi. Hızlı adımlarla yürürken kendisini istemsizce takip eden, kısa eteğini taklit eden uzun saçlarından bir tutam alıp kokladı. Küçük ayaklarını ve ojeli tırnaklarını, yüksek topuklu, beyaz sandaletlerin içinden çıkarıp yere attı. Önündeki kutudan bir mendil çekip rujunu, rimelini ve diğer yalanlarla beraber adamın tüm izlerini, bakışlarını temizledi. Boynundan, kulaklarından ve bileklerinden her an damlayabilecek su damlaları gibi sarkan gümüş takılarını tek tek toplayıp avucunda, etajerdeki kutusuna bıraktı. Erken dökülmüş bir meyve gibi yer yer kızarmış, solgun, zayıf bedenini; kozasını yırtıp son kez hayata dönen bir kelebek misali sıyırdı kadın turkuaz elbisesinden. Bir uçurumun kenarından denize bakar gibi uzun uzun dikildi yatağın başında. Ne kadar kısa süreceğini bilse de uçmak istiyordu. Bıraktı kendini boşluğa. Bir buluta tutunmak ister gibi tırnakladı yastığı. Ve dikti gözlerini sonsuz bir deniz gibi dalgalanan çarşafın kıvrımlarında bir görünüp bir kaybolan rengârenk balıklara.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

3 veda

“Sanki her zaman, uykudan yeni uyanmış bir  bebek kadar mutlu ve parlak gözlerle gülerdi. Tebessümünü ve kahkahalarını dudaklarından çok gözlerinden anlardınız. Alt dudağının sağ yanında yayılıp, dişleri arasından dilinin ucuna akıveren bir yudum telveyi ne çok kıskanırdım. Ama söylemezdim. Muhabbet ne kadar saçma olursa olsun, o kadar akıcı ve heyecanlı anlatırdı ki hiç bölmek istemezdim. Benim konuştuğum her saniye, birlikte geçirdiğimiz vakitten kayıptı. Saçlarının kıvrımlarında yüzerdim. Gözlerine yakın ıssız bir adada nefeslenirdim. Tam o sırada ‘biz’ derdi. İrkilirdim. ‘Biz’ ne muhteşem kelime! Hemen bir sigara daha yakar, gözlerimdeki parıltıyı dumanımın arkasında saklardım. Nedense hep sisli bir mesafenin arkasında durur; kendimi belli etmeden yalnızca onu izlerdim.”

“İlk adımı kadın mı atacaktı? Telaşlı bir son sigara teklifiyle niyetini belli etti. Aslında öncesinde iki son kahve, iki de son çay gelmişti masaya. Masadaki herkes mevzunun nihayetini biliyor olsa da bir mucize bekliyordum. Yağmur yağsaydı en azından. Yanlışlıkla şeker atsaydım çaya. ‘Değiştirin’ deseydim. Üç dakika daha geçseydi.”

“Soğuk akşamüstü. Son sarılmamız, sanki üstümüze iki beden büyük gelen emanet bir gömlek gibi. Ne sana oldu ne de bana. Gerçi ben alışkınım bol gömleklere, istemsiz vedalara, yarı yolda vazgeçmelere. Ama ilk defa dilimin ucunda, dişlerimin arasında sakladığım jileti yutmak zorunda kaldım. Ne yarası geçti, ne kan tadı silindi.

Şimdi belki de ben her şeyi olduğundan daha büyük, karanlık ve nemli hatırlıyor olabilirim ama kesinlikle inkâr edemem ki varlığının benim zaman çizgimde bıraktığı izler, şükredilecekler listemde üst sıralarda.”

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

..

“Yakalayamayacaksam da birlikte düşerim.”

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne – 28 (Yapraklarıyla birlikte kuşları da silkeledi ağaç)

Tekrar yanıma oturduğunda, yastığındaki gibi kokmuyordu kadın. Peşindeki vahşi hayvanlara izini kaybettirmek için herhalde; plastik kokuların altına saklanmıştı. Yüzünü gözünü envai çeşit renge boyamış; belli ki kendini çetin bir terk edişe hazırlamıştı. ‘Yeni demledim. Çay alır mısın?’ derken de, sigaramı yakarken de gayet yavaş hareket ediyor; birlikte geçirdiğimiz güzel zamanı –belki de farkında olmayarak– ince hastalık gibi uzun ve ağrılı bir ölümle sonlandırmaya çalışıyordu. Bir şeyler söylüyordu. Bazen söyledikleri nereye varacağını bilmiyor; olduğu yerde daireler çiziyor; defalarca kendini tekrarlıyordu. Sağa sola koşturan kelimelerin arasından, doğrudan canımı yakanlar da olmuştu. Ben de az insan değildim hani. Kadın, konuşmasını bitirdiğinde sanki elinde kanlı bir bıçak vardı.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne-26 (Hayat, olması gerektiği gibi değil; olduğu gibi yaşanır.)

‘İşte geldik. Yolun yukarısı bizim ev.’ Kadının dilindeki acı çekirdek tadını almıştı Top sakallı pis cüce; ‘Olmaz.’ dedi. ‘Sen eve girene kadar yakandayım.’ Yolun kalanında, suratındaki bezgin ifade daha da derinleşmişti kadının. Anahtarını ararken de eve girerken de Top sakallı pis cüce arkasını dönüp giderken de başka söz çıkmadı dudaklardan. Top sakallı pis cüce, alıp başını gidenlerin bir ‘hoşçakal’, bir ‘görüşürüz’, bir ‘kendine iyi bak’ demeyişlerine alışık olduğundan; gelirken ezberlediği yolu aksaya aksaya tekrar yürümeye başladığında, kadını, kadının kim olduğunu, nasıl koktuğunu, ne giydiğini derhâl unutmuştu. Top sakallı pis cüce, kendi meselesine, kendi hayatına dönmüştü. Cebindeki kibrit kutusunu çıkarıp içindeki garip nesneye garip garip baktı. İnsan her gün gördüğü şeye tekrar tekrar şaşar mı? Tekrar cebine soktuğunda garip nesne, az önce olduğundan biraz daha sıcaktı.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne-25 (Mükemmel bir intihar, bulutlara en yakın yerden başlar.)

Adam, eve girer girmez karanlığı kokladı. Ev büsbütün rutubetli yalnızlık kokuyordu. Adamın tembelliği, mutfak tezgâhında bekleşmekte olan bulaşıkların üstüne çökmüştü. Bulaşıklar, gömülmeden kalmış cesetler gibi çürümeye, kokmaya, unutulmaya başlamıştı. Lavaboya gidip yüzünü yıkadı, ağzını çalkaladı. Yorgun yüzüne bakarken bir iç çekip iki günlük sakalını sıvazladı. Aynadaki adamı olduğu yerde bırakıp oturma odasına girdi. Üçlü koltukta kendisini izleyen hayalî seyirciler vardı. Mütevazi bir selamla repliğine kaldığı yerden devam etti: ‘Şimdi ben defolup gitmeye bu kadar hazırken, paçamı yavru bir köpek gibi çekiştirip duran umudumun esiriyim. Ama biliyorum ki eğer kalırsam o köpek büyüyecek, hırçınlaşacak, sinirlenecek ve nihayet bacaklarımı kemirip parçalayacak. Ben de tam da bu noktada öylece çöküp kalacağım. Bu umudun büyümesi hiç de iyi olmayacak. İşte ben bu sebeple umudumu görmezden gelip ruhsuzca yoluma devam etmeliyim.’ Tam burada lafa girmesi gereken Seni seviyorum derken sevmeyi unutanların boş sözlerinden çok sıkılan kız, repliğini unutmuştu. Hayır, unutmamıştı. Oyunu terk etmişti. Sahneyi terk etmişti. Adam, hiç şaşırmadı gidişine. Gidilecek yer çoktu sonuçta; kalınacak bir tane. Adam da oyunun gidişatını bozmamak için öylece çıkıp gidiverdi. Mutfaktaki bulaşıkları, aynadaki diğer adamı, kotuktaki hayalî seyircileri öylece bırakıp kapıyı çekti ve gitti.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın