Sahne – 23 (Yanık kokusunu duymamazlıktan gelmelisin)

Seni seviyorum derken sevmeyi unutanların boş sözlerinden çok sıkılan kız, deri ceketinin sol cebindeki usturayı yokladı. Varlığı, daha önce tanıştığı herkesten daha çok güven veriyordu. Sarışın arkadaşı ve laf kalabalığı eşliğinde yürümeye başladılar. Ucuz yağda kızarmış, leş gibi tost kokularını geçip otogarın en ücra köşesindeki son perona ilerlediler. Dev cüsseli, kendini beğenmiş otobüsler, binmek üzere oldukları gibi küçük minibüsleri bu köşeye sıkıştırmışlardı. Kenardaki banka çöküp minibüslerin kalkmasını beklerken sigara içmeye başladılar. Seni seviyorum derken sevmeyi unutanların boş sözlerinden çok sıkılan kızın çakmağı olmadığı için sarışın arkadaşınınki ortada duruyordu. Kül tabağı olmadığı için de toplumsal sorumluluğun gerektirdiği üzere yere atmak istemedikleri izmaritleri, boş sigara paketine basıyorlardı. Bu bekleyiş ve dudakları arasından çıkan sigara dumanı çok geçmeden tükendi. ‘Abla, bi sigara versene be.’ diyecek olan kirli pantolonlu adam için artık çok geçti.

Mustafa ŞENTÜRK

Reklamlar
Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Duvar

Hiçbir şey olmamış gibi duruşunda bile bir mana vardı. Kimseyi tanımıyormuş gibi gidişinde. Göz kırpışında. Islanmıyormuş gibi duruşunda yağmurun altında. Kimseyi takmayışında. Sesinin geldiği yönde, yanmakta olan bir orman vardı. Yaklaşmama hiç müsaade etmiyordu. ‘Orada kal, yaklaşma’ derken uzattığı sol işaret parmağı, bir duvar gibi hareketsiz duruyordu. Kızın her şeyi o duvarın arkasında kalıyordu. Bacaklarında gerilen çorap, bir kopçaya sıkıştırılmış utanç, özenle yayılmış ruj tabakası, gözlerinin beyazı. Kız benden uzaklaştıkça duvar bana yaklaşıyordu. Sınırlarıma sıkıştırıyordu beni. Ne bir adım kaçabiliyordum ne de ona koşabiliyordum. Geceleri çok sigara içiyordum. Masamın üstüne saçılmış kahve damlaları. Damlalara karışan sigara külleri. Alnımdan sarkan bir surat; düştü düşecek.

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Doğa’l Temizlik Mümkün!

Mia'nın Bahçesi

Herkese merhaba! Doğanın izleyicisi değil de onun bir parçası olduğunu idrak eden herkesle mutlu ve faydalı buluşmalar niyetiyle buradayım. Bu köşeden, yaşamımın rotasını içsel sesime ve doğaya çevirdikten sonraki süreçte edindiğim bilgileri; denenmiş, basit, herkesin uygulayabileceği “ucuz”, “zararsız”, “ev yapımı” formülleri paylaşmak istiyorum.
Bundan 7 yıl önceydi. Gecenin bir yarısı nefes tıkanması uyandırdı beni. Nedenini anlamaya çalışarak doğruldum. Her şey normalindeydi; her gece yattığım yatak, oda, ev… Anlayamadığım boğazımdaki düğüm neydi öksürükle atmaya çalıştığım? Bir kaç yudum su içip biraz doğruldum. Sakinleşip tekrar başımı yastığa koyduğumda yeniden öksürük başlayınca birden aydım! Yastık kılıfı ve çarşaflar yeni yıkanmış ve değişmişti. Beni öksürten de uçuşan taze deterjan tortularıydı!
Sonra diğer hassasiyetlerimi fark ettim; yeni mi oluşmuşlardı hep varlar mıydı şimdi ayırt edemiyorum; alkolle inceltilmiş uçucu yağların cildimde yarattığı tahriş; herkesin rahatlıkla kullandığı deodorantları koltukaltıma sıktığımda yanarak en yakın musluğa koşmalarım, insanların “oh miss!” diye içlerine çektikleri oda parfümlerinden öksürük krizine girmelerim, içinde…

View original post 655 kelime daha

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne–19 (Ense kökünde bir bıçak yarası)

Yılları külçe külçe biriktirip peşi sıra sürükleyen uzun sakallı ihtiyar, alnındaki derin çizgileri silmek ister gibi, terli avuçları arasında alnını ve beyaz saçlarını sıvazlıyordu. Kafası karışmıştı, saçları değil. Ağzındaki sarmayı yarılamıştı bile. Kısa süre sonra muhtar çakmağının sesi tekrar duyuldu. Dumanı yutkundu. Kan içinde masanın üzerinde yatmakta olan çakmağa bakarak ellerini gömleğinin önüne sildi. Çok terlemişti. Pantolonu, gömleği koltuğa yapışmıştı terden. Yılları külçe külçe biriktirip peşi sıra sürükleyen uzun sakallı ihtiyar bu vaziyetteyken Top sakallı pis cücenin sesi duyuldu “Ve şimdi perde kapanır. Baş roldeki güzel kız sahnenin önüne çıkıp seyircilere bir demet karanfili adil bir şekilde dağıtır. Selamlar verilir; güzel bir şarkı çalarken koltuklar boşalır. Sanki hiç bir şey yaşanmamış gibi oyuncular evlerine döner. Bazıları içer, bazıları uyur, bazıları sevişir, bazıları da ölür.”
Top sakallı pis cüce burnunu koluna sildi. Sol elinde tuttuğu bardaktan bir yudum aldı. Bardaktaki şeffaf sıvı biraz sarardı…”

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne–16 (Bataklığın ortasında bir aslan yavrusu)

Çökmüş gözleriyle etrafı kolaçan etti top sakallı pis cüce. Erkete sağlamdı zaten. Yorgun argın koltuğa attı kendini. Yılları külçe külçe biriktirip peşi sıra sürükleyen uzun sakallı ihtiyarın söyledikleri aklından çıkmıyordu  “Dokunmuşlar”. Onun için ne kadar üzücü olsa da tek bir kelimeden ibaretti “Dokunmuşlar”. Asil, temiz ve güzel bir kızın, ruhunun kirlenişini ancak bu kadar zarif bir şekilde tasvir edebilirdiniz “Dokunmuşlar”.

Top sakallı pis cüce, garsonla aralarında gizli bir işaretle verdi siparişi. Bir sigara yaktı. Dumanlar arasında üç kelime yankılanıp duruyordu kafa tasında “Dokunmuş orospu çocukları”.

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sahne–12 (Motorun gevşek vidası)

Adam, eli kolu bağlıymış gibi sahneye çıktı. Söyleyecekleri, önceden yazılmış bir senaryodan ibaretti. Doğaçlama yapamayacaktı. Aslında senaryonun dışında tek bir kelime dahi yoktu.

Konuşmaya başladı sonra adam. Haftalardır çalıştığı, ezberlediği, tekrarladığı, hatalarını düzelttiği; mükemmel bir uyum içinde sıraladığını düşündüğü kelimeleri savurmaya başladı arka arkaya…

Mustafa ŞENTÜRK

Sahne içinde yayınlandı | Yorum bırakın

K3

Bir tutam karanfil,
Bir avuç kahve çekirdeği,
Bir kaç sarım tütün,
Bir kaç adım çimen,
Bir iki nefes ben.
Bir gelip bir giden aklımda
Bir iki sözcükten ibaret
Bir ses,
Bir koku,
Bir gülücük,
Bir umut.

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

K2

Uykusuz gece.
Aç karna üçüncü sigara.
İki ağrı kesici.
Saat dokuza çeyrek var.
Kahve, soda.
Cenabet bi’ gün daha.

Mustafa ŞENTÜRK

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İnsan bir kere birine geç kalır ve bir daha hiç kimse için acele etmez.”

Yaşar KEMAL

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Liyakat

Eski defterlerin, kitapların sayfaları arasında sıkışmış şiirlerde geçmiyor adın.
En güzel, en derin şarkılarda yoksun.
Siyah–beyaz filmlerde bahsin yok.
Bir ben yazıyorum seni sigara kokan sayfalara.
Bir ben okuyorum sonra.
O Necip Fazıl’lar, Atilla İlhan’lar, Can Yücel’ler, Nazım Hikmet’ler seni sevmediyseler;
Kime yazıldı bu satırlar?
Nasıl büyük şair oldular?
Peki ya ben?
Ben nasıl şair olamadım sen karşımda otururken?
Senin gözlerine dalıp dalıp giderken neden yazamıyorum yemyeşil ormanlar altında akan serin nehirleri?
Senin kokunu duyarken kırlardaki orkideleri?
Bir iç çekiş belirirken sigaranın ucunda,
Anlatamadım cehennemi.
Sen dudaklarını gerip dişlerini sererken cenneti.
Bir bardak suyu yudumlarken okyanuslarda yüzen yunusları.
Yokluğunda,
Dumana boğulmuş ciğerlerimden yankılanarak çıkan boğuk bir seste adın.
Grinko’nun piyanosuna düşen damla damla notalarda dans eden hayalin.
Anlatamadım.
Anlatmaya lâyık olamadım.
Altın uçlu kalemler,
Meşin kaplı defterler,
Fil dişinden bir masa gerek.
Bastığın, basacağın her kaldırım taşını yakut, elmas yapmak gerek.
Sana lâyık bir şair olabilmek için;
Bastığın her çim tanesinin,
Duyduğun her bülbülün,
Kokladığın her gülün,
Sevdiğin her kelebeğin,
Dokunduğun her yağmur damlasının fısıltısını duymak gerek.

Mustafa ŞENTÜRK 

Karavana içinde yayınlandı | Yorum bırakın